Derinlerimde

Didem Madak – Karşılıksız Hayat

08.09.2018
179
Didem Madak – Karşılıksız Hayat

KARŞILIKSIZ HAYAT

Efendimize

Sahte rakımdan düştüm Efendimiz, galiba kör oldum
Acaip bir atmosfer yarattım
Tuzluk, kapatılmış kahve falı, ütü suyu, ceza kanunu…
Hiçbir şey kalmamış gibi olduğu için oldu bu
Hiç acımıyormuş gibi…
Acım uzakta kendini çekiyor Efendimiz
Ben burda balkabağından bir pranga ile dolaşıyorum
Bir cadının içli geçmiş zamanındayım
Elektrikli süpürgemden zalim toz yumakları boşaltıyorum.
Bu tozlar her şey efendimiz, sözler ise hiçbir şey
Kuşlar sözlerin arasındaki boşluktan sıcak ülkelere göçerler
Sözlerin arasındaki boşluğa
Bahçedeki kuru yaprakları süpürür insanlar
Sözler ağır alışveriş torbaları gibi
Gitgide taşınmaz olur Efendimiz
Sözleri tekrarlayarak yok eden çocuk gibiyim
Acı çekmeyi öğrendiğimde ismimi de öğrendim
“Sus-dinle-sus-sus-dinle-sus…
kapısesikilitsesikapısesikilitsesi…”
Sesleri dinleyerek büyüdüm Efendimiz
Beyaz etli çuprayı deşeleyerek
Yeşil elmayı dişleyerek
Sokağa atılmış bir Çin Aslanı kadar şaşkın,
Rüyamda bilmediğim bir yazıyı okuyup anlayarak
Ne anladıysam sonra ağlayarak
Gübre yığınlarından tüten dumanı koklayarak
Sonra vesikalık fotoğraflar çektirerek
Kimini beğenip kimini beğenmeyerek
Yüzüm kilitlendiğinde anahtar sözler yoktu efendimiz
Sözlerin arasındaki boşlukta
Acı çekmemeyi öğrendim.
“Gül ağacı değilem” çalarken hafiften metroda
İstanbul’un yanık kablo kokan damarlarında
Ayağımda balkabağından bir prangayla dolaştım.
Tüm yüzlerde sizi görüyordum Efendimiz
Gidiyordunuz, devam ediyordunuz, âşık oluyordunuz
Ayağınız tiksintiler ayağıydı
Ucuyla ölü bir fareyi mazgala iteliyordunuz
Küçük kızların saçlarını bahçıvan makasıyla kesiyordunuz
Romatizmanız hafiften sızlıyordu, ayakkabınız da vuruyordu
Bebekler gibi süt kokuyordunuz bir yandan da
Siz herkesin gül ağacı, herkesin ısrarıydınız
Eliniz tiksintiler eliydi, şeytanı çatlayanlar elinize doğardı
Ve siz portakalı uzun uzun soyar, başucuma koyardınız
Ortam şiire acaip müsait Efendimiz,
Acaip bir atmosfer yarattınız
Kar yağdı, yüzümün yolları kapandı.
Hayır, tuzlama çalışması yapmıyorum Efendimiz.
Ne bir kimseyi göresim var, ne konuşasım bir kimseyle
Hayır, insanları sevmiyorum efendimiz
Çok soru soran bakkalı, işgüzar sekreteri
Pantolon ağlarından dakikalar fırlayan kartzamanparaları…
Hayır, hiç kimseye acımıyorum Efendimiz.
Kendimi de ağlak suratımı görmemek için
Çokonat reklamına gönderdim.
Arınmadan gelmesin.Zavallı kendim!
Tasfiye edilmiş bir merkez komite üyesi gibisin.
Şimdi hiç kimse yok Efendimiz
Şu tuzluğu elinin tersi ile itip devirecek biri
Pal kapatıp bakacak biri
Babazula çalacak, Janis Joplin dinleyecek biri
Fiillerime uygun cezayı şu kanundan bulacak biri,
Cezalandıracak ve beraat ettirecek biri,
Sanığı son sözünü söylemeye teşvik edecek biri
Pulbiber Mahallesi vakanüvisi işbaşında şimdi
Hayaletler için masumiyet karineleri icat etmektir işim
İlkem hayaletleri aklamak, görünmez olmaktır
Karnımdaki 37 ekran televizyondan
Kılıç şakırtıları ve at sesleri geliyor
Bir iç savaş hikâyesi
Bir marduk efsanesi
Renk ayarlarımı yapıyorum, acaip bilim kurguyum
Didem Madak kangurular gibi şiirlerini karnında taşır
Bir ideolojiden diğerine zıplardı
Stigmata problemlerini beş dakkada çözer
Ağır bir şey taşırmışçasına hafif kambur dururdu
Benden iyi belgesel olur kız Zeyna, ha? deyip
Kulağını çekiyorum
Gölgelerin gücü adına!
Şimdi bir hayalet uzun çivileri elime zaplar.
Göbek deliğime basarak kapatıyorum şiiri.
Pulbiber Mahallesinin tarihi kaçarken vurulmuştu.
Sen bir yampirisin dedim,
Sen kendini bilmez bir yengeçsin
Sen… Sen… aşağılık ay budalası…
İşte yine küfrün sokaklarında lambalar yanmıştı.
Şimdi olacaktı
Belki biraz daha uğraşmak lazımdı
Tanrı hilali bumerang gibi kullanıyor
Beni bol kesik kafalı bir korku filmine fırlatıyordu
Pulbiber, mahallenin ismi olmuştu.
Biber pul olup gitmişti işte,
Ne güzeldi yani, hafiflemişti.
Ağla ağla açılırsın bir kelimeydi Pulbiber.
Hz. İsa karşıdaki Lambacının alın çizgilerine gelip oturdu.
Yan kahveden bir Türk kahvesi söyledi kendine
Yürüklerin İbram “ayıpsın bi garar” diyerek
Kokusu güzel, kendisi güzel kahvelerden getirdi ona
Böylece avizeler ve lambalarla dolu dükkân
Şıkır şıkır oldu sesler ve ışıklarla
Lambamı dünyamın tavanına asmıştım işte
En bi tavanına.
Mor ötesi ışıklı bir lamba.
Kendimdeki işaretleri görebildim böylece.
Böylece evde deli beslemeyin uyarılarına aldırmadan
Ve hiç korkmadan bir deli beslemekten
Çamaşırların kurumasını bekledim, yemeğin pişmesini
Bebeğin doğmasını
Küfrün sokaklarında lambaların yanmasını
Çimentonun donmasını
Mafya babanın başımda kahkahalar atmasını
Cesaretin varsa gel demelerini bekledim.
Kelimelerin meczup dilenciler gibi evimde gecelemesini.
Dili kesik bir korku filmine atmıştı Tanrı beni
Bana reddedemeyeceğim bir teklif sunmayacak mıydı?
Tanrı’nın büyük tarlaları andıran ayakları vardı
Yürüdüğünde buğday başakları hışırdardı
Üzüntüsünden kan tüküren Tanrı’dan işaretlerdi gelincikler
Hain bir raptiye gibi saplanırdım ayaklarına
Çıkarıp atardı beni.
Yüzüm sürülmüştü, kökleri dışarıdaydı, humus kokardı.
Hapishaneden kaçan kehaneti teklif etmişti Tanrı bana
Herkese yasaklanan ayeti,
Bu kırmızı, bu top top, bu yılbaşı çiçeklerini…
İçinde ne var merak edeceksin
Koyun koyuna uyuyan iki kara tohum?
Koyun koyuna, biri uyuyan diğeri uyumayan iki kara tohum?
Çiçek satan kadınlardan tarih satın alacaksın.
İçinde her şey çiçek pıhtılarına dönüşecek
Bir gün gelecek hiç ağlamayacaksın
Yüzün çatlayacak susuzluktan, şeytanın çatlamayacak
Bilecek ve söylemeyeceksin!
Mahallemizde bütün talih kuşları kuş gribi olmuştu.
İsli evler kara tabancalar gibi havaya ateş ediyorlardı.
Kaçışıp kaçışıp dağılıyordunuz Efendimiz
Gidip bir alışveriş zincirine bağlıyordunuz kendinizi
Günler süren bir ölüm orucundan çıkmış gibi…
Kredi kartları iade edilmiş bir manikdepressif gibi…
Siz efendimiz, siz, siz, siz,,,,,,,,,,sızsızzzzzzzzzzz
Kanatları itlaf edilmiş garip bir kuştunuz
İstanbul’un yanık kablo kokan damarlarından akarak
Oyun arkadaşımın yanına gidiyorum
Siz buna kaçmak diyebilirsiniz
Siz buna göçmek diyebilirsiniz.
Çocukken elektriklerin kesilmesini isterdim
Annem masal anlatırdı o zaman.
Çünkü sahibini görmediği sesleri şiir sanır insan.
Siz bunu da böyle bir karanlık sayın Efendimiz.
Şimdi kelimeleri tekrarlamak yok etmiyor onları
Şimdi kendim altımı çizme kırmızıyla diye
Bas bas bağırıyor.
Siz buna yanlış da diyebilirsiniz ya.
Belki de biraz iyi olmaktır ama.
“Tanrı’nın olmadığı bir Dünya’da fazladan bir yığın aşk vardır”
Sözün aslını araştıracak takatim yok.
Buna benzer bir şey diyebilirim,
Demek isterim takatim olsa.
Kar yüzümü kapatmadan önce derdim belki
Belki cama küçük taşlar atar ve uyandırırdı beni sevgilim.
Belki buluşurduk, telli duvaklı bir şiirde buluşurduk
Siyah bir gelinliğe benzemeden önce bu şiir
Uzun kuyruklusundan.
Karanlıkların ihalesi bana kalmadan önce
Biraz arpa için şaha kalkmadan önce atlar
Kelimelerle beş-taş oynayan bir çocukken belki
Annemin adını tekrarlardım
Kardeşimin adını Kendi adımı
Belki babamın bile adını
Ve eski sesler bilirdim
O eski sesler bilir derlerdi, efsaneydi
Şeytan tırnaklarının sesini bilir
Islık çalamayan çocuk üzülür
Bahçeye kaçmış topun kesilen sesi gibi
Rüyanda ölmüşsün demek ömrün uzamış
Diyebilecek biri gibi.
Pulbiber Mahallesinin tarihi ne zaman başlayacak?
Kapatıyorum şiiri hep göbek deliğime basarak.
Tanrı sadece iyi bir oyun arkadaşıdır.
Biz şimdi Miss Marple ve Zeyna ile beraber acılarımızın
kaynağını araştırıyoruz.
Pulbiber Mahallesinin vakanüvisi olmak
Gözleri fotoğraflarda kırmızı çıkan albino bir şiir kedisine
Bir kız kurusu ve bir şair eskisine kaldı
Kardan kapanmış bu yollar bizim!
Hayali bir arkadaşı olmuştu kardeşimin.
Aytaç geldi dün gece diye uyanırdı sabahları.
Saçmalama derdi babam kızarak
Bunu şimdi hatırlayıp yazmamın bir manası var mı?
Çok saygıdeğer Zeyna ve Sayın Miss Marple?
Sizlere soruyorum bir manası var mı?
Tarifeler içinde bir tarif bulmak lazım
Bu ölen kelimelerden biri mi savaşta?
Hayal öldü mü?
Bak çabuk, bak şuna diyorum Zeyna’ya
Saf saf bakıyor ve klişe yumaklarıyla oynuyor
Tarifelerden başını zorlukla kaldıran Miss Marple
Hayal güçleri tezkerelerini almış diyor.
Çağırın çabuk diyorum seferberlik var
Mahalleye bir tarih yazmamız lazım.
Pulbiber tarihsiz kalmayacak!
Aytaç’a dönüyorum, kimse ama hiç kimse
Varolmadığınızı söylemeyecek bundan sonra.
Miss Marple fahişeleri koklamaktan yorgun geliyor akşamları
Öldürülmüş kadınlar gülümsüyor
Piyano tuşları gibi arası kararmış dişleri ile
Çözülmemiş cinayetler oratoryosu yazıyoruz
Kadınlar öldürülmesin senfonisi
Şeker de yiyebilsinler notalarla!
Cinayetler saçlarını çözüyor, beyaz kadınların omuzlarına
Ben yüzü kalpten kadınlar çizerek rahatlıyorum pastel boyayla
Nedense hepsinin yüzüne
Beyaz bir kedinin kara gölgesi düşüyor
Buna gözyaşı demek mümkün belki
Neme lazım güzel kadın sanatı yapıyoruz burada.
Aydınlanan vakaları Miss Marpple yazıyor
Karanlıkta kalanları taşeron usulü şaire veriyoruz.
Yetki belgemiz yok, yine de
Duruşmalara müdahil oluyoruz ara sıra
Doğrudan zarar gördük diyoruz
Doğrudan!
Hakim bağırıyor
Atın bu isterik karıları dışarıya!
Geçmiyor zapta nedense hiçbir sözümüz
Yetki belgelerimizi yakıyoruz sokaklarda
Mor küllerini savuruyoruz.
Çok mutluyuz.
Eksenimiz yok, kolonlarımız çatlak
Kömürlük penceresi dilinde yazıyoruz.
Ete yapışmış siğil dilinde
Kuyruğu kesik kedi dilinde
Kırmızı tırtıl dilinde
Bulabildiğimiz ve bilebildiğimiz dillerde yazıyoruz.
Bu diller bizim!
Efendimiz, ey efendimiz, yüce efendimiz
Şeytanım çatlamıyor
Acaip bir atmosfer yarattım
Tuzluk, kapatılmış kahve falı, ceza kanunu…
Acım uzakta kendini çekiyor
Ben burda balkabağından bir pranga ile dolaşıyorum
Evet efendimiz!
Bahçedeki yaprakları süpürdüm
Kediye sütünü verdim, işe geç gitmedim
Kirayı yatırdım, fazla içmedim
Balkabağımı parlattım efendimiz
Yılbaşında kabak tatlısı da yaparız.
Hayır, şeytanım çatlamadı, çatlamıyor.
Islık çalmam ve parmaklarımı da hiç kıtlatmam
Yarın karlar erirse,
Yüzüm geçit verirse gülümserim birilerine
Peki gülümserim efendimiz Başka emriniz?

 

Didem Madak – Karşılıksız Hayat

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.