Derinlerimde

Büyük Suç

26.08.2018
181
Büyük Suç

 Başkalarının düşünmediği kelimeleri düşünüp onları kimsenin göremeyeceği bir kâğıda geçirmek büyük suçtur Bizim Şehrimiz’de. Çok adi ve kötü bir harekettir bu. Sanki herkesten gizli, tek başımıza konuşuyormuşuz gibi… Hâlbuki kendi kendimize konuşmaktan veya herhangi bir şey yapmaktan daha büyük bir suç olmadığını pekâlâ biliyoruz. Bizim Şehrimiz’in kanunları, insanların ancak “Meslekler Meclisi” tarafından emredildiği takdirde yazı yazabileceklerini söyler. Meclis bizi affetsin.

Aslında suçumuz bu kadar da değil. Biz daha büyük bir suç işledik. Öylesine büyük ki bu suçun adı bile yok şehrimizin kanunlarında. Meydana çıktığı takdirde ne ceza göreceğimizi belki Meclis bile bilmiyor. Çünkü böylesine bir suç işlenebileceği insanoğlunun aklına dahi gelmemiştir. Bu yüzden de bu suça karşı kanunla tedbir alınmamıştır.

Burası karanlık ve sakin. Mum alevi bile kıpırdamadan yanmakta. Bu tünelin içinde kâğıt üzerinde hareket eden elimizden başka hiçbir hayat izi yok. Burada, toprağın altında yalnızız. “Yalnızlık” korkunç bir kelime. Bizi yöneten kanunlar; insanlar arasında hiç kimsenin, hiçbir zaman yalnız olamayacağını söyler. Çünkü yalnızlık, bütün kötülüklerin kökü ve günahların en büyüğüdür. Fakat biz bugüne kadar birçok kanuna karşı geldik.

Ve şimdi burada da kendi vücudumuzdan başka bir şey yok. Yani kanunlara rağmen yalnızız. Yere uzanmış iki bacağımızı ve karşımızdaki duvarda bir tek kendi başımızı görmek bir garip geliyor bize.

Bu acayip kovukta etrafımızı saran duvarlar sayısız çatlaklar taşıyor. Bu çatlaklardan kan kadar koyu ve ağır su derecikleri sessiz sessiz akmakta. Geldikleri yer kadar gittikleri yer de meçhul olan ve yalnız bizim tarafımızdan görülen derecikler bunlar…

Elimizdeki mumu, sokak süpürücüleri yurdunun kilerinden çaldık. Meydana çıktığı takdirde ıslahhanede on sene geçiririz. Fakat bu hiç önemli değil. Önemli olan, ışığın çok kıymetli oluşu ve suçumuz olan işin yapılabilmesinde ona büyük ihtiyacımızın olmasıdır. Suçumuzun karşılığı olan cezanın ne olacağını düşünerek vakit kaybetmeden yazmalıyız ki bu çok kıymetli şeyi boşuna harcamış olmayalım. İşimizden, büyük bir suç olan işimizden başka hiçbir şeyin bizim için önemi yok şu anda. Ama yine de yazmalıyız. Çünkü -Meclis bizi affetsin- bir kerecik bile olsa, hiç kimseye değil, kendi kendimize konuşmak istiyoruz.

Bütün insanların sol bileklerine taktıkları, üzerinde isimleri olan demir bilezikte yazıldığı gibi bizim ismimiz, Eşitlik 7—2521. Yirmi bir yaşındayız. Boyumuz bir metre seksen beş santim. Aslında bu boy bizim için manevî bir külfet. Çünkü bu boyda fazla insan yok. Hatta öğretmenler ve liderler suratlarını asıp bizi göstererek “Sizin kemiklerinizde kötülük var, Eşitlik 7-2521.” demişlerdi. “Çünkü vücudunuz diğer kardeşlerinizin vücutlarından daha büyük.” Ne yapalım, kemiklerimizi ve vücudumuzu değiştirmek elimizde değil ki!”

Biz lanetli doğmuşuz. Bu lanet, bizi yasaklanmış düşüncelere sevk etti her zaman. İnsanların arzu etmemeleri gereken şeylere arzu duymamıza sebep oldu. Bu yüzden de kötü olduğumuzu biliyoruz. Ne var ki bu kötülüğe karşı koymak için de içimizde en ufak bir istek yok. Bunu bilmek ve karşı koymamak bizim için bir mucize, aynı zamanda da gizli bir korku.

Aslında diğer kardeşlerimiz gibi olmalıyız. Çünkü bütün insanlar aynı olmalıdır. Dünya Meclisi Sarayı’nın giriş kapısı üzerinde, mermer üstüne kazılmış sözler vardır. Ne zaman baştan çıkacak gibi olsak bu sözleri kendi kendimize tekrar ederiz:

“Biz; bütünün içinde bir, birin içinde bütünüz

“Ebedî, bölünemeyen ve tek olan BİZ’den başka kimse yoktur.”
 

Şimdi bunları kendi kendimize yine tekrarlıyoruz. Fakat artık bir işe yaramıyor.

Bu cümleler, çok eskiden kazılmış. Harflerin oluklarındaki yeşil küfler ve mermerin üstündeki san yollar, yazıların, insanların sayabilecekleri senelerden daha da eski olduğunu gösteriyor. Ama şehir halkının kabul edebileceği yegâne hakikat bu kelimelerde gizlidir. Çünkü onlar Dünya Meclisi Sarayı’nın kapısına yazılmıştır. Dünya Meclisi de bütün hakikatlerin doğduğu yerdir. Bu, Büyük Doğuş’tan beri böyledir. Ondan evvelini de zaten hiç kimse hatırlayamaz.

Zaten, Büyük Doğuş’tan evvelki zamanlardan asla bahsetmemeliyiz. Yoksa ıslahhanede üç sene geçirmek zorunda

kalırız. Sadece, Faydasızlar Evi’ndeki yaşlılar ve eskimişler, geceleri gizli gizli o devirler hakkında fısılda- şırlar. Bu yaşlılar, Ağza Alınmaz Devirler hakkında, garip ve bizim anlamamızın imkânsız olduğu birçok şey söylerler. Meselâ; göğe kadar yükselen kulelerden, atsız yürüyen vagonlardan ve alevsiz yanan ışıklardan bahsederler. Fakat o devirler kötüymüş. Zaten, insanlar Büyük Hakikat’i gördükten sonra o devirlerin kıymeti hiç kalmamış.

Büyük Hakikat denen şey şudur: “Bütün insanlar birdir, bütün insanların ortak arzularından başka arzu olamaz?’
 

Bütün insanlar iyi ve akıllı. Sadece biz, Eşitlik 7-2521, lanetli doğmuşuz. Çünkü biz kardeşlerimiz gibi değiliz. Hayatımıza baktığımızda da her zaman böyle olduğumuzu ve bu lanetin bizi adım adım en büyük günahımıza; burada, yerin altında saklı olan en sonuncu suçumuza ittiğini görüyoruz.

Şehrin, aynı senede doğmuş diğer çocukları ile beraber beş yaşına kadar yaşadığımız Bebekler Evi’ni hatırlıyoruz. İçinde yüz tane yataktan başka hiçbir şeyi olmayan bembeyaz ve tertemiz yatakhanelere sahip Bebekler Evi’ni… O zamanlar biz de aynı diğer kardeşlerimiz gibiydik ve bir tek günahımız kardeşlerimizle dövüşmekti. “Hangi yaşta, hangi sebepten dolayı olursa olsun, kardeşler arasında dövüşmekten daha kötü çok az kabahat vardır.” Yurdun Meclisi bize böyle söylerdi ve o senenin bütün çocukları arasında en çok biz mahzene kapatılırdık. Beş yaşına geldiğimiz vakit Talebeler Evi’ne yollandık. Burada on senelik öğretim devremiz için on tane koğuş vardı. Bizim Şehrimiz’in insanları 15 yaşına gelinceye kadar öğrenmeli, ondan sonra da çalışmalıdırlar.

Talebeler Evi’nin kulesindeki koca çan çalınca kalkar, ondan sonraki çalışında da yatardık. Üstümüzdekileri çıkartmadan evvel, koca yatakhanede ayakta durarak sol elimizi havaya kaldırıp başımızdaki üç öğretmenle beraber, bilinmeyen bir tanrıya şu duayı ederdik:

“ Biz hiçbir şeyiz. İnsanoğlu her şey Kardeşlerimizin lütfü ile yaşamaya hak kazanmışız Varlığımız kardeşlerimiz sayesinde ve onlar içindir. Amin. ”
 

Ondan sonra uyurduk, içinde yüz tane yataktan başka bir şey olmayan bu bembeyaz ve tertemiz yatakhanelerde…

Biz Eşitlik 7-2521, Talebeler Evi’ndeki o senelerde mutlu değildik. Bu mutsuzluğumuz, öğrenmenin bizim için çok zor olduğundan değil, bilakis çok kolay olduğundandı. İşleyen bir kafa ile doğmuş olmak Bizim Şehrimiz’de büyük bir suçtur. Kardeşlerimizden daha değişik olmak iyi bir şey değildir. Onlardan üstün olmaksa affedilmesi imkânsız bir kötülüktür. Öğretmenler böyle söylerdi ve bize, Eşitlik 7-2521’e baktıkça şuradan asılırdı.

Biz aslında içimizdeki lanete karşı koymaya belli bir süre gayret de ettik. Derslerimizi unutmaya çalıştık fakat her zaman hatırladık. Öğretmenin öğrettiklerini anlamamaya çalıştık fakat her zaman daha öğretmenler söylediklerini bitirmeden anladık. Gayet zayıf ve yarım akıllı olan Birlik 5-3992’ye bakarak Birlik 5-3992’nin söyledikleri ve yaptıkları gibi söylemeye ve yapmaya çalıştık. Böylece Birlik 5-3992’ye benzeyeceğimizi zannettik fakat her nasılsa, öğretmenler öyle olmadığımızı biliyorlardı. Ve bütün bunlardan ötürü olsa gerek, diğer çocuklara nazaran en çok biz kırbaçlanıyorduk.

Öğretmenler adildir. Çünkü onlar, Meclisler tarafından seçilirler ve Meclisler, bütün insanların sesi olduğu için adaletin de sesidirler. Meselâ; on beşinci yaş günümüzde başımıza gelen belâya kalbimizin en derin köşesinden gizli gizli üzüldüğümüz vakit, bunun kendi suçumuzdan olduğunu biliyoruz… Çünkü öğretmenlerimizin sözlerine aldırış etmemekle bir suç işledik. Onlar hepimize şöyle demişlerdi:

“Talebeler Evi’ni terk ettiğiniz vakit hangi işte çalışmak isteyeceğinizi aklınızdan bile geçirmek cüretinde bulunmayınız. Meslekler Meclisi’nin sizler için seçtiği işi yapacaksınız. Çünkü Meslekler Meclisi aklıselimi ile kardeşlerinizin size nerelerde ihtiyacı olduğunu, sizin o değersiz küçük kafalarınızdan daha iyi bilir. Ve eğer kardeşleriniz tarafından size ihtiyaç hissedilmiyorsa vücutlarınızla dünyaya yük olmanıza hiçbir sebep yok.”

Bunu çocukluk senelerimizde çok iyi biliyorduk. Yine de üzerimizdeki lanet, irademizi kırdı. Biz suçluyduk ve burada da suçumuzu itiraf ediyoruz. Suçumuz, en büyük günahlardan biri olan “tercih etmek”ti. Biz, bazı işleri ve dersleri diğerlerine tercih etmiştik. Büyük Doğuş’tan beri seçilmiş meclislerin hikâyelerini iyi dinlememiştik. Biz ilmi seviyorduk. Bilmek ve etrafımızdaki şeyler hakkında her şeyi öğrenmek istiyorduk. Öğrenimimiz sırasında o kadar çok şey merak ettik ve sorduk ki öğretmenlerimiz buna ancak yasaklama ile bir hâl çaresi bulabildiler.

Biz; gökte, suyun altında, çiçeklerin büyümesinde birçok bilinmeyen şey olduğunu düşünüyorduk. Fakat Alimler Meclisi; bu işlerde esrarlı bir taraf bulunmadığını, Alimler Meclisi’nin her şeyi bildiğini söylerdi. Aslında biz de öğretmenlerimizden birçok şey öğrendik. Dünyanın düz olduğu, güneşin onun etrafında dönerek gece ve gündüzü meydana getirdiği gibi… Denizlerde esen ve kocaman gemilerimizin yol almasını sağlayan bütün rüzgârların isimlerini, insanların hastalıklarını tedavi etmek için onlardan nasıl kan akıtılacağını öğrendik…

Biz ilmi seviyorduk. Karanlıkta, o gizli saatte, geceleri uyandığımız vakit etrafımızda kardeşlerimiz değil de sadece onların yataktaki şekilleri ve horlamaları varken gözlerimizi yumup, dudaklarımızı sımsıkı kapatıp, kardeşlerimizin görüp duyacağı veya tahmin edeceği en ufak bir harekete sebep olmamak için nefesimizi dahi durdurup vaktimiz geldiği zaman Alimler Evi’ne yollanmak istediğimizi düşünürdük.

Bütün büyük, modern icatlar Alimler Evi’nde yapılırdı. Meselâ en yeni icat, mumun balmumu ve iplikten nasıl yapıldığı idi. Bu, yüz sene kadar önce keşfedilmişti. Sonra, bizi yağmurdan koruması için pencerelerimize koyduğumuz camın nasıl yapıldığı da yeni bulunmuştu. Bütün bunları bulabilmek için alimlerin dünyayı incelemeleri; nehirlerden, topraktan, taştan ve rüzgârdan bilgi edinmeleri lâzımdı. Eğer biz de Alimler Evi’ne gidebilirsek, biz de bütün bunlardan yararlanabilecektik. Alimler Evi’nde sual sormak yasaklanmadığı için bilmediğimiz şeyler hakkında bile birçok sual sorabilecektik. Ne var ki bu sualler, Alimler Evi’ne daha gitmediğimiz şu anda bile bize hiç dinlenmek fırsatı vermiyor. Lanetimizin bizi durmadan, bilmediğimiz şeyleri aramak üzere niçin kışkırttığını bilmiyoruz. Fakat buna karşı koyacak gücü de kendimizde bulamıyoruz. Bizim olan bu dünyada bir takım büyük şeylerin olduğunu, eğer öğrenmeye çalışırsak bunların ne olduğunu bilebileceğimizi ve bunları bilmemizin gerekli olduğunu içimizden bir ses bize durmaksızın fısıldıyor. “Niçin bilmeliyiz?” diye soruyoruz ama hiçbir cevap gelmiyor. Kesin olarak bildiğimiz tek şey, bilebileceğimiz her şeyi bilmek arzusunu içimizde şiddetle taşıdığımızdır.

Onun için Alimler Evi’ne gitmeyi arzuladık. Bu arzumuz o kadar büyüktü ki geceleri battaniyenin altında ellerimiz titriyordu ve biz dayanamadığımız o büyük arzuyu durdurmak için kolumuzu ısırıyorduk. Bütün bu yaptıklarımız ve düşündüklerimiz büyük kötülüktü. Bu yüzden de sabahları kardeşlerimizin yüzlerine bakmaya utanıyorduk. Çünkü Bizim Şehrimiz’de insanlar kendileri için hiçbir arzuda bulunamazlar.

Belki de bütün bu kötülüklerimiz yüzünden Meslekler Meclisi’nin 15 yaşına gelenlerin hayatları boyunca yapacakları işi bildirdikleri vakit cezalandırıldık.

Meslekler Meclisi, ilkbaharın ilk günü geldi ve büyük salondaki yerini aldı. 15 yaşındaki bizler ve öğretmenler büyük salonda toplandık. Meslekler Meclisi salonun en yüksek yerinde oturuyor ve her talebeye sadece iki kelime söylüyordu. Talebeleri teker teker çağırıyorlardı ve her talebe birbiri arkasına önlerine gelince Meclis, “marangoz” veya “lider” veya “doktor” veya “aşçı” diyordu. Bunun üzerine her bir talebe sol kolunu kaldırıp: “Kardeşlerimizin emirleri yerine getirilecektir”, diye cevap veriyordu.

Eğer Meclis “marangoz” veya “aşçı” dediyse talebeler verilen vazifeye göre çalışmaya başlıyorlar ve artık ders görmüyorlardı. Ama eğer meclis, “lider” dediyse o talebeler üç katlı olduğu için şehrin en büyük binası olan Liderler Evi’ne gidiyorlardı. Orada bütün insanların katıldığı hür ve umumî bir seçimle Şehir Meclisi’ne ve Devlet Meclisi’ne veya Dünya Meclisi’ne seçilebilmek üzere aday olabilmek için uzun seneler ders görüyorlardı. Fakat biz büyük bir şeref olmasına rağmen lider olmak arzusunda değildik. Biz alim olmak istiyorduk.

Böylece büyük salonda sıramızın gelmesini bekledik. Sonunda Meslekler Meclisi’nin ismimizi çağırdığını duyduk: “Eşitlik 7-2521.” Kürsüye doğru yürüdük. Bacaklarımız titremiyordu. Başımızı kaldırıp Meclis üyelerine baktık. Meclis üç erkek, iki kadın olmak üzere beş kişi idi. Hepsinin saçları beyazdı, yüzleri de kuru bir nehir yatağının toprağı gibi yer yer çatlamıştı. Yaşlıydılar, sanki Dünya Meclisi Tapınağının mermerinden de yaşlı… Karşımızda oturuyorlar ve hiç kıpırdamıyorlardı. Nefes alıp almadıklarından bile endişe edilebilirdi. Fakat biz hayatta olduklarını biliyorduk. En yaşlılarının bir parmağı havaya kalktı, bizi gösterdi ve tekrar yerine düştü. Hareket eden tek şey de buydu, zira bu yaşlının dudakları, “Sokak süpürücüsü” derken bile hareket etmiyordu.

Meclis üyelerinin yüzlerine bakmak için kafamızı daha yukarıya doğru kaldırırken boynumuzun adalelerinin kasıldığını hissettik. Memnunduk. Suçlu olduğumuz malûmunuzdur, hiç olmazsa şimdi suçumuzun cezasını çekme fırsatını bulmuştuk. Hayattaki vazifemizi kabul edecektik, kardeşlerimiz için memnuniyet ve istekle çalışacaktık. Ve onların bilmediği fakat bizim bildiğimiz kendilerine karşı işlenilmiş suçumuzu belki de bu şekilde affettirebilecektik. Onun için de memnunduk. Arzumuza karşı kazanılmış zafer yüzünden kendimizle iftihar ediyorduk. Sol kolumuzu havaya kaldırdık ve dedik ki:

“Kardeşlerimizin emri yerine getirilecektir.” Sesimiz o gün salondaki en sakin ve en metin sesti. Doğrudan doğruya meclis üyelerinin gözlerinin içine baktık. Bu gözler, mavi cam düğmeler kadar cansız ve manasızdı.

Böylece Sokak Süpürücüleri Evi’ne gittik. Burası dar bir sokakta gri bir evdi. Avlusunda Ev Meclisi’nin saati söyleyebilmesi ve zili ne zaman çalacağını görebilmesi için bir güneş saati vardı.

Burada sabahlan zil çaldığı vakit hepimiz yataklarımızdan kalkarız. Doğuya bakan camlarımızdan gök yeşil ve soğuk görünür. Biz giyinip yemekhanede kahvaltımızı edinceye kadar güneş saatinin üzerindeki gölge yarım saat kadar ilerler. Yemekhanemizde, her birinin üzerinde yirmi tane toprak tabak ve yirmi tane toprak çanak olan beş uzun masa vardır. Kahvaltıdan sonra elimizde süpürgelerimiz ve faraşlarımızla şehrin sokaklarındaki işimizin başına gideriz. Beş saat sonra güneş yükselince eve döner ve yarım saat süren öğle yemeğimizi yeriz. Ondan sonra da tekrar işe gideriz. Beş saat sonra kaldırımdaki gölgeler grileşmeye başlar. Gök, aslında ışıklı olmayan derin ve garip bir parlaklıkla mavileşir. O zaman, bir saat süren akşam yemeğimiz için geri geliriz. Sonra zil çalar ve biz Sosyal Toplantı için, şehir salonlarından biri istikametinde, sıra halinde yola koyuluruz. Şehrimizin diğer sakinleri de değişik iş yerlerinden sıra halinde gelirler. Artık, mumlar yanmıştır…

Çeşitli evlerin meclisleri kürsüden hitap ederek, bize vazifelerimizden ve kardeşlerimizden bahsederler. Ondan sonra ziyaretçi liderler kürsüye çıkarak o gün Şehir Meclisi’nde yapılan konuşmaları anlatırlar. Bu konuşmalar hepimizi ilgilendirir çünkü Şehir Meclisi bütün insanları temsil eder ve orada geçen konuşmaları da bütün insanlar bilmelidirler. Bundan sonra marşlar söyleriz: “Kardeşlik Marşı”, “Eşitlik Marşı” ve “Müşterek Ruh Marşı” gibi…

Eve döndüğümüz zaman, gök artık morarmıştır. Ondan sonra zil çalar ve biz sıra halinde, üç saat sürecek olan sosyal eğlence için Şehir Tiyatrosu’na gideriz. Orada bir piyes gösterilir. Aktörler Ev’inden iki büyük koro, iki ses halinde; aynı anda hem konuşur hem cevap verirler. Piyesler, çalışmak ve çalışmanın fazileti hakkındadır. Piyes sona erince düz bir sıra halinde eve döneriz. Bu sırada gök, patlamaya hazır bir vaziyette, titreyen gümüş taneciklerin deldiği kara bir elek gibidir. Gün bitmiştir. Yataklarımıza girer ve sabah zili çalıncaya kadar uyuruz; içinde yüz tane yataktan başka bir şey olmayan, bembeyaz ve tertemiz yatakhanelerde.

İki bahar evvel, yani suçumuzu işleyene kadar, dört senenin her bir gününü bu şekilde geçirdik. Zaten bütün insanların, kırk yaşına gelinceye kadar bu şekilde yaşamaları lâzımdır. Bizim Şehrimiz’deki insanlar kırk yaşında artık eskirler. Bu yaşa gelince de eskilerin yaşadığı, Faydasızlar Evi’ne gönderilirler. Eskiler çalışmazlar, onlara devlet bakar. Yazın güneşte, kışın ateşin kenarında otururlar. Yorgun oldukları için pek sık konuşmazlar. Yakında ölecekleri de zaten onların malûmudur. Bir mucize olup da bazıları kırk beş yaşına kadar yaşarsa tanına- mayacak kadar ihtiyarlarlar ve Faydasızlar Evi’nin önünden geçen çocuklar onlara hayret dolu nazarlarla bakar. İşte bizim hayatımız da bizden evvel gelmiş veya bizimle yaşıt olan kardeşlerimizin hayadan da hep aynı olacaktır. Daha doğrusu; eğer bizim için her şeyi değiştiren o suçu işlemeseydik, biz de aynı hayatı yaşayacaktık. Ama üzerimizdeki lanet bizi bu suça sürükledi.

Bütün kardeş sokak süpürücüleri gibi biz de iyi bir sokak süpürücüsü idik. Diğer kardeşlerimizden tek farkımız lânetlenmişliğimizden gelen affedilmez öğrenmek arzumuzdu. Ağaçlara, toprağa ve gece yıldızlara uzun uzun bakardık. Alimler Evi’nin avlusunu süpürürken; alimlerin attıkları kuru kemikleri, maden parçalarını ve cam tüplerini toplardık. Bütün bunları saklayıp üzerinde çalışmak isterdik. Fakat saklayacak hiçbir yerimiz yoktu. Onun için de hepsini şehir kanalizasyonuna taşıdık. Ondan sonra da suç olan keşfimizi yaptık.

Bu bahar değil, ondan evvelki bir bahar günü idi. Biz sokak süpürücüleri üç kişilik gruplar halinde çalışırız. Biz Eşitlik 7-2521, Birlik 5-3992 ve Enternasyonal 4-8818 ile beraberdik. Birlik 5-3992 hasta bir gençti. Bazen vücutlarında bir kasılma olur gözleri beyazlaşır ve ağızları köpürürdü. Fakat Enternasyonal 4-8818 değişik bir insandı. Uzun boylu ve kuvvetli bir kimse olup gözleri ateş böceği gibi parlardı. Gözlerinin içi bile gülerdi. Enternasyonal 4-8818’e bakıp da gülümsememek imkânsızdır. Zaten bu yüzden de Talebeler Evi’nde sevilmezlerdi. Çünkü bizim hayatımızda bütün arkadaşlarımız gülmezken, sebepsiz yere gülümsemek doğru değildir. Üstelik buldukları kömür parçalan ile duvarlara resim çizmekten de geri kalmazlardı. Hâlbuki sadece Artisder Evi’ndeki kardeşlerimizin resim çizmeye hakları vardır. Enternasyonal 4-8818 de bu yüzden bizim gibi Sokak Süpürücüleri Evi’ne gönderildi.

Enternasyonal 4-8818’le biz arkadaşız. Aslında bu bir suç olduğu için, böyle söylemek bile kötülüğe işarettir. Bütün insanları sevmemiz gerektiğine ve bütün insanlar bizim arkadaşlarımız olduğuna göre onların arasından herhangi birini daha çok sevmemiz, tercih etmemiz ayrılık yaratmış olmaktan ileri gelen büyük bir suçtur. Onun için Enternasyonal 4-8818 ile biz, arkadaşlığımız hakkında hiç mi hiç konuşmadık. Fakat biliyoruz. Birbirimizin gözlerinin içine bakınca bunu anlıyoruz. Zaten böyle sessizce bakıştığımız zaman her birimiz daha başka şeyler de hissediyoruz. Kelimelendirilmesi imkânsız olan bu garip hisler içimizde bir korku bırakıyor.

Evet, ne diyorduk, geçen bahardan evvelki bir bahar günü Birlik 5-3992, Şehir Tiyatrosu’nun yakınında bir baygınlık geçirdi. Onu tiyatronun çadırının gölgesine yatırarak Enternasyonal 4-8818 ile işimizi bitirmeye gittik. Tiyatronun arkasındaki geniş kayalık çukurun olduğu yere de beraberce geldik. Bu çukurda ağaç ve ottan başka hiçbir şey yoktur. Ötesinde ise bir ova uzanır. Onun da ötesinde insanların düşünmemeleri gereken Meçhul Orman vardır.

Otların arasında demir bir çubuk gördüğümüz vakit rüzgârın tiyatrodan savurduğu kâğıt ve bez parçalarını topluyorduk. Çubuk çok eski ve üzeri senelerden beri yağan yağmurdan dolayı paslı idi. Bütün kuvvetimizle çektik fakat yerinden kıpırdatamadık. Onun için Enternasyonal 4-8818’i yardımımıza çağırdık ve beraberce çubuğun etrafındaki toprağı ellerimizle kazdık. Aniden önümüzdeki toprak kaydı ve kara bir delik üzerinde demir bir mazgal kapağı ortaya çıktı.

Enternasyonal 4-8818 geriledi. Fakat biz, yani Eşitlik 7-2521, kapağı tuttuk ve yerinden oynattık. Kuyunun içinde sonsuz karanlığa doğru inen demir halkalar gördük. Bunlar bir merdiven gibi kullanılacak şekilde idi.

Enternasyonal 4-8818’e bakarak, “Biz aşağıya ineceğiz.” dedik. Cevap, “Yasaktır!” oldu.

Biz, “Meclisin bu kuyudan haberi yok, onun için de yasak olamaz,” diye cevap verince “Meclisin bu kuyudan haberi olmadığına göre, içine inmeye izin veren bir kanun da olamaz. Kanun tarafından izin verilmemiş olan her şey yasaktır,” diye cevap verdiler.

Fakat bizim cevabımız şu oldu: “Ne olursa olsun biz aşağıya ineceğiz.”

Şüphesiz korkmuşlardı, fakat orada durup aşağıya inmemize bakarak beklediler. Biz ise demir halkalara ayaklarımız ve ellerimizle asıldık. Altımızda hiçbir şey göremiyorduk. Üstümüzdeki göğe açılan delikse gittikçe küçülüyordu. Sonunda bir düğme büyüklüğü kadar kaldı. Biz ise hâlâ aşağıya iniyorduk. Nihayet ayağımız toprağa değdi. Gözlerimizi ovuşturduk çünkü etrafımızı göremiyorduk. Sonunda gözlerimiz karanlığa alıştı. Bu sefer de gördüklerimize inanamadık.

Bizim bildiğimiz yahut da bizden evvel yaşayan kardeşlerimizin bildiği hiçbir insan bu yeri yapmış olamazdı. Ama ne olursa olsun burası insanoğlu tarafından yapılmıştı. Çok büyük bir tüneldi burası. Dokunulduğu vakit, duvarları sert ve düzgündü. Taşa benziyordu fakat taş değildi. Yerde ince madenî hatlar uzanıyordu fakat demir değildi. Cam gibi pürüzsüz ve soğuktu fakat cam da değildi. Diz çöküp elimizle madenî hattı tutarak nereye gittiğini öğrenmek için ileriye doğru emekledik. Fakat ileride kopkoyu bir gece vardı. Bu gecenin içinde ise sadece dümdüz ve beyaz bir parıltı ile bizi, kendisini takip etmeye çağıran madenî hatlar görünüyordu. Fakat biz takip edemedik çünkü arkamızdaki ışık huzmesini kaybediyorduk. Onun için geri döndük ve elimiz madeni hatlar üzerinde, yola çıktığımız yere vardık. Kalbimiz sanki parmak uçlarımızda atıyordu. Ondan sonra kafamızda çakan bir şimşek bize çok şeyi anlattı. Bu yer Ağza Alınmaz Devirlerden kalmıştı. Demek ki o devirler vardı ve o devirler hakkındaki bütün rivayetler doğruydu. Yıllar, yüzyıllar evvel yaşayan insanlar bizim bilmediğimiz çok şeyi biliyorlardı. Bir an şunları düşündük: “Burası kirli bir yer. Ağza Alınmaz Devirler’e ait olan şeyleri tutanlar belâlarını bulurlar.”

Buna rağmen gerisin geriye emeklerken hattı tutan elimiz onu bırakmayacakmış gibi madene yapıştı. Sanki elimizin derisi susamıştı da madenin soğukluğunda devam eden gizli bir kuvvetten medet umuyordu.

Nihayet biz, Eşitlik 7-2521, dünyaya geri döndük. Enternasyonal 4-8818 bize bakarak geri geri çekildiler. “Eşitlik 7-2521…” dediler, “Yüzünüz bembeyaz.” Fakat biz konuşamıyorduk. Olduğumuz yerde durup birbirimize baktık. Fakat Enternasyonal 4-8818 bize dokunmaya cesaret edemiyormuşçasına bir iki adım gerilediler ve sonra gülümsediler. Ancak bu, neşeli bir gülümseyiş değildi, yalvaran ve kaybolmuş bir gülümseyişti. Biz ise hâlâ konuşamıyorduk. Sonunda dediler ki:

“Keşfimizi Şehir Meclisi’ne bildirelim her ikimiz de mükâfatlandırılırız.”

Ancak bundan sonra konuşmaya başlayabildik. Sesimiz sert ve müsamahasızdı:

“Keşfimizi ne Şehir Meclisi’ne ne de başkasına bildirmeyeceğiz.”

Şimdiye kadar bu gibi kelimeleri hiçbir zaman duymadıkları için olsa gerek, Enternasyonal 4-8818, ellerini yine de duymak istemiyorlarmış gibi kulaklarına götürdüler. Enternasyonal 4-8818’e “Bizi meclise ihbar edip gözlerinizin önünde kırbaçlanarak ölmemizi mi görmek istersiniz?” diye sorduk.

Bir an dimdik durdular, ondan sonra, “Biz ölürüz daha iyi,” dediler.

“Öyleyse…” dedik, “Hiç ses çıkartmayın. Bu yer bizim. Bu yer bize, Eşitlik 7-2521 ’e aittir. Dünya üzerindeki başka hiçbir insan bu yere sahip çıkamaz. Ve eğer bir gün bu yeri teslim etmek zorunda kalırsak bilin ki hayatımızla beraber teslim edeceğiz.”

Bunun üzerine Enternasyonal 4-8818’in gözleri, akıtmaya cesaret edemediği yaşlarla dolu dolu oldu. Fısıltı halinde konuştular, sesleri titriyordu. Söyledikleri kelimeler şekillerini kaybetmişti:

“Meclisin isteği her şeyin üzerindedir. Çünkü mukaddes sayılması gereken bu istek, bizim kardeşlerimizin isteğidir. Fakat eğer siz aksini istiyorsanız size itaat edeceğiz Eşitlik 7-2521. Bütün kardeşlerimizle iyi olacağımıza sizinle iyi olalım. Meclis bizlere merhamet etsin.” Bundan sonra beraberce Sokak Süpürücüleri Evi’ne doğru konuşmadan sessizce yürüdük.

Böylece bütün gecelerimiz aynı şekilde geçmeye başladı. Yıldızlar gökte yükselip sokak süpürücüleri Şehir Tiyatrosu’nda otururken biz, yani Eşitlik 7-2521, dışarı kaçarak karanlıklar içinde, karanlıktaki yerimize koşuyorduk.

Tiyatrodan çıkmak kolaydır. Mumlar sönüp aktörler sahneye çıkınca bizim çadırın kumaşının altından sürünerek kaçtığımızı hiçbir göz göremez. Daha sonra da süpürgeci arkadaşlarımız sıra halinde tiyatrodan çıkarken gölgelere sığınıp Enternasyonal 4-8818’in yanındaki yerimizi almamız kolay olur. Bizim şehirde sokaklar karanlıktır ve etrafta hiç insan yoktur. Çünkü hiçbir insan, vazifesi sokakta yürümek olmadığı müddetçe şehir sokaklarında dolaşamaz. Biz her gece büyük suçumuzun saklı olduğu tünele koşup onu insanların gözlerinden gizlemek için demir mazgal kapağının üzerine yaydığımız taşlan kaldırıyoruz. Biz her gece üç saat süre ile toprağın altında yalnızız.

Sokak Süpürücüleri Evi’nden; mum, çakmak taşları, bıçaklar ve taşlar çalıp tünelimize getirdik. Alimler Evi’nden ise cam tüpler, birtakım tozlar ve asitler çaldık. Artık her gece tünelin içinde üç saat oturup çalışıyoruz. Yabancı madenleri eritip asitleri karıştırıyoruz. Şehir kanalizasyonunda bulduğumuz hayvanların vücutlarım açıyoruz. Yollardan topladığımız kiremitlerden bir fırın yaptık. Etrafta bulduğumuz odun parçalarını bu fırında yakıyoruz. Ateş, fırının içinde çıtırdarken mavi gölgesi de duvarlarda dans ediyor. Ve biz burada bizi rahatsız edecek insan seslerinin çok uzağındayız.

Eski el yazılan çaldık. Bu büyük bir suç. Bu yazılar çok kıymetlidir zira. Katipler Evi’ndeki kardeşlerimiz o temiz el yazıları ile tek bir nüshayı yazmak için bir sene uğraşırlar. Çok nadir olan bu el yazıları Alimler Evi’nde saklanır. Biz yerin altında oturarak bu çalınmış kâğıtları okuyoruz. Bu yeri bulmamızın üzerinden şu anda iki sene geçti. Ve bu iki sene zarfında biz on senede Talebeler Evi’nde öğrendiklerimizden çok daha fazlasını öğrendik. Hatta bu yazılarda olmayan şeyleri de… Alimlerin farkında bile olmadıkları birçok şey, artık bizim malûmumuzdur. Onların varlığından bile haberdar olmadıkları muammaları çözdük. Henüz keşfedilmemiş şeylerin büyüklüğünü görüp çok uzun senelerin dahi bizi araştırmalarımızın sonuna vardıramayacağını anladık. Bu bizi memnun ediyor. Çünkü biz zaten araştırmalarımızın bitmesini istemiyoruz. Biz, yalnız olmak ve öğrenmekten başka hiçbir şey istemiyoruz. Görüşlerimizin her geçen gün, bir atmacadan daha sert ve bir kristalden daha parlak bir şekilde arttığını hissetmek istiyoruz.

Kötülük gariptir… Biz, kardeşlerimizin gözünde sahte ve kötüyüz. Biz, Meclislerimizin arzularına meydan okuyoruz. Bu dünyanın üzerindeki binlerceden biri olarak biz, bu saatte sadece kendimiz arzu ettiğimiz için çalışıyor ve bir iş yapıyoruz. Ve tek başımızayız. Suçumuzun büyüklüğünü ve kötülüğünü hiçbir insan beyni tahayyül bile edemez. Meydana çıktığı takdirde, cezamızın şeklini, insan vicdanı takdir edemez. Zira bizim yaptığımız hareketi hiçbir insan, hatta eskilerden eskileri bile yapmamıştır.

Bütün bu hakikatlere rağmen içimizde ne bir utanç ne de bir pişmanlık duygusu var. Kendi kendimize hain ve alçak olduğumuzu söylüyoruz fakat ne ruhumuzda bir ağırlık ve ne de kalbimizde bir korku taşıyoruz. Hatta ruhumuz, sanki güneşten başka hiçbir şey tarafından rahatsız edilmemiş bir göl kadar sakin. Ve gariptir, bütün bu kötülüğümüze rağmen içimizde yirmi senedir ilk defa duyduğumuz bir haz ve rahatlık var.

 

Ayn Rand – Ego (aka Ben)

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.